|
AGROTURK Agro-Endüstriyel
Müşavirlik |
|
NRA BÜLTENİ Sayı 7 Mart 1997 |
PROTEİN UNLARI İLE İLGİLİ YENİ ARAŞTIRMALARYazan: Stephen WoodgateBu yazımda, Yağ ve Protein Araştırma Vakfı'nın (Fats and Proteins Research Foundation, Inc.) son yayınları arasında yer alan ve hayvan kesimhanelerinden çıkan yan ürünlerin, rendering yöntemi ile işlenmesi ile elde edilen bazı protein unları üzerinde yapılmış birkaç araştırmadan söz etmek istiyorum. Sözünü ettiğim yayınlar, Directors Digest (DD) serisi içinde yayınlanan 278, 280 ve 283 numaralı araştırma raporlarıdır.
Jeffre Firman (DD 278). Firman bu çalışmada, genç hindi rasyonlarında kullanılan soya küspesi (SK) yerine, rendering işlemi ile elde edilmiş protein unlarının kullanılabilme olanağını araştırmıştır. Bu deneme için 1600 dişi ve 1600 erkek hindi rastgele seçilerek 8 muamele grubuna ayrılmştır. Sıfır ile dört haftalık hayvanlara verilen başlatma diyetleri dört ayrı muamele şeklinde hazırlanmış, %50 SK içeren birinci muamele kontrol olarak kullanılmış, diğer üç muamele de sırası ile %40, %30 ve %20 düzeyinde SK içerecek şekilde hazırlanmıştır. Bu son üç muamelede eksilen SK miktarı yerine, rendering ürünü olarak elde edilen tüy unu (TU), et ve kemik unu (EKU), tavuk yan ürünleri unu ve kan ununun (KU) karıştırılması ile elde edilen bir protein unu karışımı kullanılmıştır.
Başlatma süresinden sonra hayvanların yarısı standart mısır/soya diyetine, diğer yarısı da proteinin %25'i rendering unu karışımı ile ikame edilmiş diyete geçirilmiştir.
Deneme sonunda elde edilen sonuçlar, gövde ağırlığı ve yem dönüşümü açısından değerlendirildiğinde, 12'inci haftaya ulaşmış dişilerin, %20 SK içeren diyetle başlatılıp standart mısır/soya diyetine geçirilmiş olanlarında, her ne kadar ilk dört haftanın sonunda gövde ağırlığının az bir miktar düştüğü saptanmış olmakla beraber, bu besleme rejiminden kaynaklanan olumsuz bir performans gözlenmemiştir. Hayvansal protein unu içeren ve içermeyen başlatıcı rasyonlarla beslenen erkek hindilerin, bu besleme rejimi farkından ileri gelen bir performans farkı göstermedikleri görülmüştür. Aynı şekilde, iki farklı bitirme rasyonu yedirilen erkek hayvanlar arasında da herhangi bir performans farkı görülmemiştir.
Bilindiği gibi, soya küspesinde bu ürünün enerji değerini düşürebilen, oligosakkaridler gibi bazı olumsuz besleme unsurları bulunmaktadır. Ayrıca, hayvanlar bu oligosakkaridleri sindiremediklerinden, bu maddeleri fazla oranda içeren rasyonlarla beslenen bireyler fazla miktarda yapışkan dışkı çıkarırlar, bu da ayak bileklerinde bozukluğa, ayak tabanında lekelere yol açar.
Jerry L. Sell ve Martha J. Jeffrey (DD 280). Bu iki araştırmacı, son zamanlarda ortaya atılan EKU'daki fosforun, hayvanların faydalanmasına sanıldığı kadar hazır bir besin olmadığı şeklindeki iddiayı incelemek üzere, hindi diyetlerine üç ayrı kaynaktan sağlanan fosfordan ne ölçüde yararlanıldığını incelediler. Bu amaçla iki deneme düzenlendi ve dikalsiyum fosfat (DF), 10 ve 12 numara elekten geçirilmiş EBK ile karşılaştırıldı. Geçirildiği eleğe göre, kullanılan protein, EKU10 ve EKU12 olarak adlandırıldı. EKU, %50 sığır, %50' de tavuk yan ürünlerinden elde edilmişti. Sığır fraksiyonunun %30'unu kemik, %70'ini yumuşak dokular oluşturuyordu. EKU, tek şarjlı bir sistemde pişirilerek elde edilmişti.
Denemede 13 ayrı besleme alternatifi kullanırken, her alternatif için de üçer tekerrür oluşturuldu. Her deneme biriminde ise yedi hayvan bulunuyordu. Diğer bir ifade ile, her bir elek boyu için 13 besleme alternatifi x 3 tekerrür x 7 hayvan = 273 hayvan kullanıldı. Birinci denemede hindi palazları 5 ve 11'inci günler arasında, ikinci denemede de 6 ve 13'üncü günler arasında hazırlanan rasyon alternatifleri ile beslendiler.
DF, EKU10 ve EKU12 ile hazırlanan diyetlerin, izokalorik ve eşdeğer düzeyde besleyici olmalarına özen gösterildi. Birinci denemede kullanılan yem alternatifleri, nihai diyette %2-%0.6 arasında bitkisel olmayan fosfor sağlayacak şekilde hazırlanırken, ikinci denemede bu oran %0.3-%0.7 arasında tutuldu. Deneme sonunda gövde ağırlığı, ağırlık artışı, yenen yem miktarı ve tibia kemiğinden elde edilen kül miktarı saptandı. Bu veriler üzerinden yapılan regresyon analizi, ağırlık artışı, yenen yem miktarı ve tibia kemiğinden elde edilen kül miktarı saptandı. Bu veriler üzerinden yapılan regresyon analizi, ağırlık artışı ile tibia külünün, fosfor konsantrasyonundaki artış arasında doğrusal bir ilişki olduğunu gösterdi.
Elde edilen bu sonuçlar Tablo 1'de özetlendiği gibi, genç hindilerin EKU'daki fosfordan, dikalsiyum fosfattaki fosfordan olduğu kadar etkin bir şekilde faydalandığını açık bir biçimde göstermektedir. Ayrıca, EKU'nun partikül büyüklüğünün fosfordan yararlanma etkinliğine etkisi olmadığı da anlaşılmış oldu. Tablo 1. EKU'daki Fosfordan, Dikalsiyum Fosfota Kıyasla, Göreceli Olarak Yararlanılabilme Oranı
R.A. Zinn (DD 283). Bu çalışmada, yemlik yağların kalitelerinin saptanmasında kullanılan kriterler gözden geçirilmektedir. Bilindiği gibi, hammaddelerin içindeki yağdan ayrı olarak yeme dışarıdan katılan yağlar ender de olsa, bazen yemin hayvanlar tarafından reddedilmesine yol açabilmektedir. Yağ kalitesine dikkat edilmesi, bu tip olayların önüne geçmekte etkili olabilir. Kalite saptanması ile ilgili bazı temel prensipler aşağıda verilmiştir. Rutubet: Oksitlenme sonucu ortaya çıkan acılığı arttırabilen bir faktör olduğundan %1,5'un altında tutulmalıdır. Bu nedenle yağ iletim hatlarının buhar ile temizlenmesinden kaçınılmalıdır. Çözünmeyen Maddeler (tortular): Bunların miktarı %1'in altında olmalıdır. Tortular genellikle şu maddelerden kaynaklanır: kıl, kemik, deri ve metal parçaları. Bu maddeler zaman içinde depoların dibine çökerek birikirler. Bu yüzden, depoların düzenli aralıklarla temizlenmesi gerekir. Sabunlaşmayan Maddeler: Bu maddeler sodyum veya potasyum hidroksit ile sabun oluşturmayan bileşikler olarak tanımlanır. Yemlik yağlarda bunların oranı %1 civarındadır. Ancak, sopstok karışımlarında miktarları %4'e kadar çıkabilir. Böcek İlaçları ile Diğer Kimyasallarla Bulaşık Olma: Sağlık açısından gerçek tehlike oluşturan maddelerdir ve yağ teslim eden firmalardan, mallarının bu tür bulaşıklık taşımadığı konusunda garanti istenmelidir. Toplam Yağ Asitleri (TYA): Yemlik yağ kaynağının saflığı ile ilgili bir göstergedir. %90'ın altında olduğunda, yağın seyreltilmiş olduğu kabul edilir. Serbest Yağ Asitleri (SYA): Bu oran çok yüksek ise, yağın nakliye ve depolanmasının hatalı yapılmış olduğu söz konusu olabilir. Nakliye ve depolama hataları da, yağın oksitlenerek acılaşmasına yol açabilir. Bu oksitlenmenin önüne geçmek için, özellikle yüksek SYA söz konusu olduğunda, bütün yemlik yağların antioksidan ile korunmaları gerekir. Yakın zamana kadar yapılmış araştırmalar, SYA oranının çok yüksek olması duru- munda trigliseridlerin sindirilmesi olumsuz yönde etkiliyebile- ceğini göstermiş bulunmakla beraber, Zinn ve ark.'larının yaptığı çalışmalar, bu oranın besi sığırlarına yedirilecek yağların besleme değerini fazla etkilemediğini ortaya koymuştur. İlk Peroksit Değeri: Bu da oksitlenmeye dayalı acılığın bir göstergesidir. Usulüne göre elde edilmiş ve taşınmasına özen gösterilmiş yağlarda bu değerin 10'dan yüksek olmaması gerekir. Ancak acılılık, ilk peroksit değerinin ölçülmesinden sonra da hızla artabilir. Bu nedenle, bu konuda en pratik ve basit yöntem yağı koklayarak kontrol etmektir. Acılık: Yapılan gözlemler acılığın, kanatlıların bir yemi kabul etmeleri veya sindirmeleri üzerinde olumsuz bir etkisi olmadığını göstermiştir. Ancak acılık nedeni ile yağda çözünen vitaminlerin tahrip olması söz konusu olabilir. İyot Değeri: Yağ asitlerinin doymuşluk derecesinin ölçüsüdür. Yüksek iyot değeri veren yemlik yağların tipik olarak, çoğunlukla bitkisel sopstok içerdiği kabul edilir. Zinn, yaptığı çalışmada yemlik yağların doymamış/doymuş yağ asitleri oranının, bu yağların besleme değeri üzerindeki etkisini de incelemiştir. Genel olarak, doymamış yağ asitlerinin rumen bakterilerinin faaliyeti üzerinde olumsuz etkisi olduğu kabul edilir. Zinn'in, donyağı ve "yellow grease" denilen restoran atığı yağlarla yaptığı iki denemenin birinde, bu yağların besleme değerinde farklılık olduğu, diğer denemede ise böyle bir farklılığa rastlanmadığı görülmüştür. Bu iki denemenin farklı sonuçlar vermesinin temel nedeni, yağların hayvan diyetinin küçük bir kısmını oluşturması, dolayısı ile farklı kaynaklardan elde edilen yemlik yağların besleme değerlerindeki küçük farklılıkların saptanmasının çok zor olmasıdır. Aşağıdaki listede Yağ ve Protein Araştırma Vakfı'nın Directors Digest serisi içinde yayınladığı son beş raporun numaraları, yazarları ve başlıkları verilmiştir (bu yazıda özetlenenler, * ile işaretlidir). *278 - Jeffre Firman. Utilization of Rendered By-products as Soybean Meal Replacement in Starter Turkey Rations (Hindi Başlatma Yemlerinde Soya Küspesi Yerine Rendering Ürünlerinin Kullanılması) 279- Lisa Wolters. Current Findigs in Equine Nutrition (At Beslenmesinde En Yeni Bilgiler) *280 - Dr. Jerry Sell. Availibility for Poults of Phosphorus from Meat & Bone Meals of Different Particle Sizes (Farklı Partikül Büyüklüğündeki Et ve Kemik Unundaki Fosfordan Hindi Palazlarının Yararlanabilme Olanağı) 281- Dr. Tim Stahley. Impact of Level of Immune System Activation on Response of Pigs Dietary Energy Source (Bağışıklık Sisteminin Aktivite Derecesinin Domuzların Diyetlerindeki Enerjiye Yanıt Vermeleri Üzerindeki Etkisi) 282 - Kenlon Johannes. Biodiesel - Present and Future (Biyodizel'in Bugünü ve Yarını) *283 - Dr. Richard Zinn. Fat Quality and Feeding Value of Fat for Feedlot Cattle (Besi Sığırlarına Verilen Yağların Kalitesi ve Besleme Değeri)
KESİMHANE ATIKLARINDAN DEĞERLİ ÜRÜNLEREABD'deki North Carolina State University'de (NCSU) Animal and Poultry Waste Management Center (Hayvan ve Kanatlı Artıkları Yönetim Merkezi) adında yeni bir araştırma birimi kuruluyor. Bir süre önce, hayvancılığı gelişmiş ülkelerde, daha önceden üzerinde fazla durulmayan bir sorunun gittikçe ciddiyet kazandığı anlaşılmaya başlandı. Genel olarak, dar coğrafi alanlar içinde sınırlı olan hayvansal gıda işleme sanayi ve bu sanayinin civarında kümelenen hayvan yetiştirme işletmeleri ve kesimhaneleri çoğaldıkça, bu birimlerden çıkan hayvansal atıkların (gübre, kullanılmış yataklık ve altlık, tüy kesimhane atıkları ve ölü hayvanlar) gittikçe artarak birikmektedir. Hayvancılığın ve hayvansal ürünlerin işlendiği işletmelerin daha seyrek olduğu çevrelerde, söz konusu artıkların çevreye fazla yük oluşturmadan ayrışması mümkün olabilmektedir. Ancak, yukarıdaki tanıma uyan, yoğun hayvancılık ve hayvan ürünleri işleme merkezlerinde oluşan artıkların tamamının o çevrede doğal olarak ayrışması mümkün olmamaktadır. Bunu sonucu olarak, yer altı ve yerüstü sularının kirlenmesi ve toprakta toksit metallerin birikimi gibi tehlikeler gündeme gelmektedir. Bu nedenlerle, et, süt ve yumurta üretimi gibi hayvancılık sanayi dallarının yoğunlaştığı bölgelerde bu sanayinin, yarattığı atıklarla beraber ele alınması gerekmektedir. Uzun yıllar yaşayabilmesi için, başka sektörler gibi, bu sanayinin de çevre ile dost geçinmesi gerekiyor. Bunu yapmak için de, atık maddelerin ekonomik değeri olan katma değerli ürünlere dönüştürülerek üretildikleri mahalden uzaklaştırılıp, kullanılabilecekleri bölgelere ulaştırmaları gerekiyor. Burada sözü edilen sorunlar, hayvancılığa dayalı gıda sanayinin yoğun olduğu North Carolina eyaletinde çok açık bir şekilde görülmektedir. Aynı sıkıntılar, ABD'nin yoğun hayvancılık yapılan diğer eyaletlerinde, hayvancılığı gelişmiş Hollanda ve Danimarka, ayrıca hayvan kesimhaneleri belirli bölgelerde toplanmış olan Çin ve Tayvan gibi ülkelerde de hissedilmektedir. NCSU'nun bünyesinde bulunan Tarım ve Yaşam Bilimleri Koleji'nde açılan yeni Hayvan ve Kanatlı Artıkları Yönetim Merkezi, hayvansal artıkların teknik ve ekonomik açıdan, işe yarar yan ürünlere dönüştürülebileceğini kanıtlamak için kullanılacak alet ve makinaların arasında öğütücüler, karıştırıcılar, ekstrudurler, bir sıvılaştırılmış yataklı kurutucu, bir soğutucu, bir kavurucu, bir pelet ğresi ve burgu pres yanında, diğer geleneksel atık taşıma ve işleme alet ve makinaları ve fermantasyon ekipmanları bulunmaktadır. Aynı merkezde, hayvan gübresini biyogaza çevirme araştırmalarının yapılacağı ayrı bir bölüm de düşünülmekle beraber, bu birim büyük bir olasılıkla North Carolina'da faaliyet gösteren domuz ve kanatlı yetiştiricileri ile yapılacak bir işbirliği çerçevesinde hayata geçirilecektir.
Tamamlanan planlara göre merkez, atık yönetimine farklı açılardan yaklaşacak ve değişik yeni teknikler denenecektir. Geliştirilen teknolojiler, laboratuar masasından sanayide kurulacak denemelere taşınacak, daha sonra da konferanslar ve saha demonstrasyonları aracılığı ile potansiyel uygulayıcılara duyurulacaktır.
DONYAĞIYazan: Dr. Gary G. Pearl Donyağı, hakkında kayıt bulunan en eski hayvansal yan ürünüdür. İnsan yaşamını destekleyen özelliklerini, insan tarihini işleyen en eski kitaplarda bulmak mümkündür. Hemen bütün uygarlıkların kuruluş ve gelişme dönemlerinde ısınma ve aydınlanma için yakıt, bunun yanında önemli bir gıda kaynağı olarak kullanılmıştır. Günümüzde ise, hem sanayide hem de beslenme amacı ile kullanılan yağ asitlerinin önemli bir kaynağıdır. Sanayide, ya doğrudan yağ olarak veya yağ asidi bileşenleri şeklinde, sabunların, plastiklerin, reçinelerin, kauçuğun, yüzeyaktif maddelerin, yağlayıcıların, tekstilin ve kozmetiklerin bünyesine girer. Donyağının sabun hammaddesi olarak kullanılmasının uzun bir geçmişi bulunmaktadır. Bu maddenin sabun üretiminde oynadığı rol, M.Ö. 2800 yıllarında Babil'de yazılmış kil tabletlerde anlatılmaktadır. Bunun yanında, uzun süreden beri donyağındaki yağ asitlerinden sayısız oleokimyasallar, yağ alkolleri ve metil ester türevleri elde edilmektedir. Donyağından elde edilen metil esterleri son zamanlarda biyodizel elde etme ümidi ile araştırmalara konu olmaktadır. Donyağından elde edilecek biyodizelin çevre korunmasu açısından petrolden elde edilen dizele kıyasla çok daha arzu edilir bir yakıt alternatifi olacağı aşikardır. Bol ve ekonomik olması yanında, kendine özgü kimyasal yapısından dolayı, sığır donyağı tuvalet sabunlarının temel bileşenidir. Bunun yanında traş kremlerinde, ruj ve şampuanlarda da hâlâ yaygın olarak kullanılmaktadır. Çamaşır deterjanı üretiminde ise, artık donyağından çok sentetik maddeler kullanılmaktadır. Sabun adını ilk defa, erimiş donyağı ile Tiber Nehri'nin Sapo Dağı'ndan sürükleyip getirdiği küllerin oluşturduğu karışımın, temizleyici bir etkisi olduğunu keşfeden Romalılar kullanmıştır. Donyağının, sabun ve temizliği çağrıştırması günümüze kadar süre gelmiştir. Donyağının sabun yapımında kullanımı yaygın olarak devam etmesi yanında, başka sektörlerdeki uygulanması gittikçe artmaktadır. Bugün donyağı, ABD'de sabun üretiminden çok hayvan yemlerinde kullanılmaktadır. Yağlar enerji yoğunluğu en yüksek gıda maddeleri olduğundan, üretimi yapılan bütün hayvan türlerinin beslenmesinde donyağı ve diğer hayvansal yağların kullanılması gittikçe yaygınlaşmıştır. Dünyada en fazla donyağı üreten ve ihraç eden ülke Amerika Birleşik Devletleri'dir. ABD'nin ihraç pazarındaki payı %50 olup, ikinci sıradaki Arjantin'in payı sadece %10'dur. İnsan gıdası olarak donyağı tüketimi gittikçe azalmaktadır. Bu azalmanın temel nedeni, son yıllarda insanların beslenmeleri ile ilgili olarak yapmaya başladıkları tercihlerdir. Donyağı, ağırlıklı olarak içerdiği doymuş yağların, son yıllarda kalp rahatsızlıklarına neden olabileceği düşüncesi ile gittikçe az tüketilmektedir. Ancak, doymuş yağların insan sağlığı ile ilgili olarak ileri sürülen riskleri, hâlâ tartışılmakta olup, bilim çevrelerinde bu konuda henüz bir fikir birliğine ulaşılmamıştır. Donyağı kullanımının, bütün eleştirilere rağmen devam ediyor olmasının birkaç önemli nedeni var. Herşeyden önce, sürekli olarak üretilmeye devam edilebilecek bir ürün olduğu için, petrol ürünleri gibi eninde sonunda tükenecek bir kaynak değil. Bugün ABD'de yetiştirilen sığırlardan, kesim sonunda hayvan başına ortalama 55-60 kg donyağı elde edilebilmektedir. Et ürünlerinin dağıtım zincirinin daha ileriki halkalarında da (kasaplar, restoran ve kurum mutfakları) bir miktar daha yağlı artık çıkmakta ve bu ürünlerin bir kısmı toplanarak rendering işlemine tabi tutulmakta ve bir miktar donyağı da bu yolla elde edilmektedir. Donyağı türevlerinin hayvan yemleri ve sabundan başka da sanayi uygulamaları olduğuna yukarıda değinmiştik. Bunların arasında en önemlileri; bazı tarım ilaçlarında taşıyıcı olarak kullanılan petrokimyasal maddelerin yerine geçmesi ne yine tarım ilaçlarında ıslatıcı, emülgatör ve dağıtıcı olarak kullanılmasıdır. Hayvansal yağlar biyolojik olarak ayrışabildiklerinden, uygun koşullarda çevre için tehlike yaratmazlar. Donyağı, ABD'nin, çevreyi ve insan sağlığını korumakla görevli resmi örgütü olan Food and Drug Administration (FDA) tarafından GRAS = Generally Recognized as Safe (genel olarak güvenli olarak tanınır) şeklinde sınıflanmaktadır. 1984-1995 arasındaki dönemde dünya piyasalarında insan gıdası olarak kullanılmayan donyağının fiyatı hem soya yağının yaklaşk yarısı düzeyinde seyretmiştir. Bu fiyat avantajı devam ettiği sürece, donyağının değişik sanayilerde önemli bir hammadde olarak kullanılmaya devam edeceği anlaşılmaktadır.
RENDERİNG SİSTEMLERİNDE PİŞİRME İŞLEMİYazan: Frederick Bisplinghoff Sulu Rendering En ilkel rendering işlemi, kesimden arta kalan hayvan atıklarının açık kazanda pişirilmesi ile yapılır. Ancak, zaman içinde açık kazanlardan otoklavlara geçildi. Bilindiği gibi otoklav, içine taze buhar enjekte edilen ve dışarıdaki hava ile irtibatı kesilmiş bir metal hazneden oluşur. Bu ortamda pişirme normalden yüksek basınçta yapıldığından, hem pişirme süresi kısalır hem de elde edilmek istenen ürünün özellikleri daha iyi kontrol edilebilir. Ayrıca, açık kazanda yapılan renderinge kıyasla bu sistem ile pişirilen hammaddedeki yağın daha büyük bir yüzdesi presle ayrılabilir. Hem otoklav hem de açık kazan sistemi rendering işlemine "sulu rendering (wet rendering)" denir. Rendering işleminin temel amacı, hammaddenin içerdiği suyu uzaklaştırmak olduğu düşünülür ise hammaddeye önce su ilave edip daha sonra tekrar uçurmaya çalışmak oldukça dolambaçlı ve düşük verimli bir yaklaşımdır. Sulu renderingde hammaddeden ayrılan yağ, kazan veya otoklavın üst bölümüne çıkar ve üstten alınır. Bu yolla elde edilen yağ daha renkli olmakla beraber, yağın uzun süre su ile temasta olması serbest yağ asidi oranını arttırır. Yağ alındıktan sonra geride kalan su fazında protein zerreleri bulunur. Bu suyun atılması hem ekonomik olarak kayıp sayılır hem de çevreyi kirletici bir uygulamadır. Modern rendering sistemlerinde, sözü edilen mahsurların üstesinden gelmek üzere, kuru rendering yöntemleri kullanılmaktadır. Renderingcilerin benzetmesi ile kuru renderingde hammadde "kendi suyu ile" pişer. Tek Şarjlı Kuru Rendering Bu sistemde öğütülmüş veya öğütülmemiş hammadde, buhar ceketli ve bir karıştırıcısı bulunan yatay bir silindire doldurulur. Hammadde öğütülmeden doldurulmuş ise, bütün çıkışlar kapatılır ve basınç arttırılır. Bu koşullar altında, bir süre sonra karışımdaki kemikler dahi yumuşayarak dağılır. Hammadde pişiriciye doldurulmadan önce öğütülmüş ise, basıncın arttırıldığı bu aşamaya gerek kalmaz. Kuru renderingde, yağ içeren hücrelerin çeperlerinde oluşan değişiklik dolayısı ile, su buharlaşırken bu çeperler parçalanır. Bu yöntemle pişirme yapıldığında, dört hususun kalite kontrolu yapılmalıdır. Bunlar; 1. Hammaddenin öğütülmesi (yapılıyor ise) ve pişiricinin doldurulması.
Pişirmenin son noktası, presleme sırasında en fazla yağ elde edildiği, ancak protein kalitesinin bozacak derecede aşırı pişirme yapılmadığı bir denge noktasıdır. Son noktanın saptanması veya pişirme/kurutma derecesinin kontrolu, kuru rendering işleminin en zor ve en kritik aşamasıdır. Doğru son pişirme noktası, pişirici içindeki malzemenin tamamen kurumadan, içinde belirli bir miktar rutubetin kaldığı noktadır. Deneyimlere dayanarak bu noktanın, tek şarjlı pişiricilerde ve hammaddeye bağlı olarak, 115 °C - 125 °C arasında bir yerde olduğu söylenebilir. Bu noktada rutubet miktarı da %5-%7 arasında olmalıdır. Tek şarjlı rendering işleminin buradan sonraki aşamaları, aşağıda anlatılacak kontinü sistemde olduğu gibidir. TEKNOLOJİDE DEVRİM 1950'li yıllarda, ABD'de en büyük rendering firmalarından olan Baker Comodities'in Los Angeles'deki fabrikasında çalışan George Epsy adındaki bir ustabaşı, o zaman firmanın sahibi olan Frank Jerome'a giderek, bir mühendisin yardımı ile kontinü bir sistem geliştirebileceğine inandığını söyler. O zaman, Jack Keith adlı bir mühendis bu işe tayin edilir ve yapılan denemeler sonunda, öğütülmüş hammaddenin geniş metal borular içinden nakledilebileceği görülür. Bunun üzerine kontinü ön pişiricilerin ilk protipi doğmuş olur. Bu sistem, iki ön pişiriciden (seri bağlanmış iki tej şarjlı pişirici) ve "bitirici" olarak da üç adet buhar ceketli tüpten oluşuyordu. Bu tasarım zaman içinde gelişerek tek hazneden oluşan ve bugün kontinü pişirici olarak bilinen ekipman ortaya çıktı. Ancak, tasarımın son halini alması birkaç yıl sürdü. Sürekli üretim yapan ilk kontinü pişirici, 1960'lı yılların başında Deenver Rendering Company'de kullanılmaya başladı. Kontinü Pişiriciler Bu tür pişiricilerin kullanıldığı rendering sistemleri, normal olarak tek bir pişirici içerirler. Hammadde öğütüldükten sonra yarı-kontinü olarak sisteme verilir. Pişirilmesi bitmiş malzeme de yarı-kontinü olarak boşaltılır. Kontinü pişiricilerin yapısı tek şarjlı pişiricilere benzer. Kontinü olanlar, buhar ceketli olabilir veya olamayabilir. Ayrıca, döner şaftlarının içi boştur ve içine basınçlı buhar enjekte edilen ısı-iletim yüzeylerine sahiptir. Bu yüzeyler, suyun buharlaştırılması için gereken ısının pişmekte olan kitleye ulaştırılmasını sağlar. Elde edilen yağın bir kısmı bazen rutubetin uzaklaştırılmasını kolaylaştırmak için tekrar pişiriciye geri gönderilir. Pişiriciye geri gönderilen yağın miktarı hammaddenin yağ verimine bağlıdır. Kontinü pişiricide çıkan malzeme, titreşen veya sabit delikli bir eleğin üzerinden geçirilerek serbest yağın süzülmesi sağlanır. Bu ayırma işlemi sonunda, geriye hâlâ %35 yağ içeren bir karışım kalır. Bu yağlı karışım helezon tip bir presle sııştırılarak yağ içeriği %10'a düşen, proteini yüksek bir ürün elde edilir. Bu madde bazen bu hali ile satılır ve protein içeriğine göre fiyatlandırır. Bazen de elenir ve bir çekiçli değirmende öğütülür. Ortaya çıkan son ürün %4'den az fosfor içerir ise et unu, bu oran daha fazla ise et ve kemik unu olarak tanımlanır. Serbest olarak süzülen olsun, presle çıkarılan olsun, elde edilen yağ, yağdan başka maddeler de içerir. Bu maddeler, elekten geçirilerek, sentrifüjlenerek, yıkanarak, filtreden geçirilerek veya bu yöntemlerden iki veya daha fazlasının karışımı ile yağdan ayrılır. Bu sistemler genel olarak atmosfer basıncında, bazen de birkaç santimetrelik bir vakum altında çalışırlar ve genellikle bir kilo suyun uçurulması için 2.5-3 kg buhar gerekir. Pratikte bu oranın, söz konusu aralığın neresinde gerçekleşeceği, işlenen hammaddenin tipine, pişiriciye geri gönderilen yağın miktarına ve ısı iletişim yüzeylerinin konum ve tasarıma bağlıdır. Tek şarjlı pişiricilerde olduğu gibi, pişirmenin son noktasının kontrolu ve elde edilen son ürünün içerdiği rutubet oranını, amino asit sindirilebilrliği ve faydanılabilirliği açısından çok önemlidir. Yapılan araştırmalarda, son pişirme noktasındaki sıcaklık derecesinin 150 °C'den 130 °C'ye çekilmesi ile gerekli amino asitlerin ortalama sindirilebilirliği %12.9 yükselmiştir. Bu iki sıcaklık derecesinde durdurulan pişirme sonucunda elde edilen rutubet oranı ise, sırası ile %2 ve %6 idi. Şekil 1- KONTİNÜ PİŞİRİCİLİ RENDERİNG SİSTEMİ ![]() Çok Kademeli Evaporatörlü Kontinü Rendering Sistemi Bu sistemde, hammadde önce bir öğütme işleminden geçirilir. Bu ilk öğütmeden geçen malzeme ikinci bir öğütme kdemesine verilerek partikül büyüklüğünün daha da küçülmesi sağlanır. İkinci öğütme kademesinden sonra gelen bir santrifüj sistemi ile yağ fazı diğer malzemeden ayrılır. Elde edilen bu yağın bir kısmı geri gönderilerek, birinci öğütmeden çıkan malzemenin ikinci öğütme kademesine taşınmasında kullanılır. Hammaddedeki suyun uçurulması için iki veya üç kademeli bir evaporatör kullanılır. Evaporatörün her kademesinde, katı maddeler ile yağ ve suyun oluşturduğu karışım (bir ton yağa 1.3 ton hammadde oranında) evaporatörün üst kısmına pompalanır. Pompalanan bu malzeme, düşen bir film halinde evaporatörün tüp şeklindeki sıcaklık eşanjörünü yalayarak aşağı inerken, kuruyarak hamurlaşmaya başlar ve içerdiği su buharlaşır ve bir buhar haznesinde suya dönüştürülür. Her kademenin buhar haznesi vakum altında çalışmaktadır. İlk kademedeki vakum düzeyi 0.87 ile 0.96 atmosfer altında değişir (26-28 inç civa) ve bir vakum pompası ile sağlanır. Evaporatörün son kademesinden çıkan sulu hamur, bir santrifüj veya başka bir ayırma sistemine pompalanarak içerdiği yağın çoğu ayrılır. İşte elde edilen bu yağın bir kısmı, yukarıda anlatıldığı gibi, ikinci öğütme kademesine gönderilir. Santrifüjden çıkan katı maddeler, vidalı preslere verilerek kalan yağın da proteinli malzemeden ayrılması sağlanır. Pişirme işlemi vakum altında yapıldığından, daha eski rendering sistemlerine kıyasla daha düşük pişirme sıcaklıkları (116-127 °C) kullanılabilir. Bu nispeten, düşük sıcaklık derecelerinde elde edilen proteinlerin sindirilebilirlikleri de mükemmeldir. Illinois Üniversitesi'nde bu sistem kullanılarak yapılan araştırmada elde edilen EKU'da ölçülen bazı amino asitlerin sindirilebilirlik değerleri şöyledir: leusin %95.2, isoleusin %94.6, metiyonin %91.2 ve lisin %91.9. Bu çok kademeli evaporatör sistemleri vakum altında çalıştıklarından, bir kilo kazan buharı ile hammaddeden bir kilo su buharı uçurabilmektedir. Şekil 2. ÇOK KADEMELİ EVAPORATÖRLÜ
KONTİNÜ RENDERİNG SİSTEMİ
Ön Isıtmalı-Presli-Evaporatörlü Kontinü Rendering Sistemi Bu sistemde hammadde iki aşamada öğütülür ve bir ön ısıtıcıdan geçirilir. Ön ısıtıcıda sıcaklık 82 ile 88 °C'a kadar yükseltilerek proteinlerin pıhtılaşması sağlanır. Ön ısıtıcıdan çıkan malzeme çift vidalı prese alınır. Burada yapılan sıkma sonunda malzeme iki faza ayrılır. Bu fazlardan biri, çoğunluğu katı maddelerden oluşan, ancak rutubet ve az miktarda da yağ çeren küspe kıvamında katı fraksiyondur. Diğer faz ise çoğunluğu erimiş yağ ve sudan oluşan yüksek oranda çözülmüş veya çözülmemiş halde protein içeren sıvı fraksiyondur. Presden çıkan sıvı faz, önce birsantrifüjden geçirilerek içerdiği yağın büyük bir kısmı ayrılır. Yağının çoğu alınmış sıvı ise daha sonra çok kademeli bir evaporatöre verilerek kalan su ile küçük katı partiküllerden oluşan kısım birbirinden ayrılır. Santrifüjden çıkan yağ, üç fazlı diğer bir santrifüje alınarak burada yağ, kalan su ve tortular birbirlerinden ayrılır. Bu sistem kullanıldığında, bazen elde edilen yağın bir sterilize biriminden geçirilmesi gerekebilir. Presden çıkan hamur kıvamındaki faz, geleneksel kontinü pişirici/kurutucudan geçirilirken buhar ile ısıtılarak rutubeti uçurulur. Burada küspeden ayrılan rutubetin enerjisinden yararlanılarak, bu enerji ile evaporatör sisteminin son kademesi ısıtılır ve presden çıkan sıvı fazdan suyun ayrılması sağlanır. Çok kademeli evaporatörlü sistemde olduğu gibi, bu sistemde de son kademeden uçurulan su buharı, bir önceki kademenin ısıtılmasında kullanılır. Presden çıkan sıvı faz, kurutucuya pompalanarak, çift vidalı presden gelen malzeme ile karıştırılarak, bu karışımın daha da kurutulması sağlanır. İşlem yan ürünü olarak çıkan sıcaklığın yeniden değerlendirildiği bu çok kademeli evaporatör sistemi de vakum altında çalışmaktadır. Bu sistemde, önceki sistemde yağlı küspenin sıkılmasında kullanılan vidalı prese gerek kalmamıştır. Şekil 3. ÖN ISITMALI-PRESLİ-EVAPORATÖRLÜ KONTİNÜ RENDERİNG SİSTEMİ
Değiştirilmiş Ön Isıtmalı-Presli-Evaporatörlü Rendering Sistemi Bu sistemin ilk aşamaları bundan önce anlatılan ön ısıtmalı-presli-evaporatörlü sistem ile aynıdır. Çift vidalı presden çıkan ve yağ, suda çözünen ve çözünmeyen proteinleri içeren sıvı faz, önceki sistemde anlatıldığı gibi evaporatörden geçer. Değiştirilmiş sistemde separatörden çıkan yağ ve diğer sıvılar kurutucuya geri gönderilerek bunların çift vidalı presden çıkan ıslak malzeme ile beraber, suyunun biraz daha uçurulması sağlanır. Burada yağ, evapotörlerde ısı iletici olarak iş görmekle kalmaz, aynı zamanda ıslak katı maddelerden rutubetin uzaklaştırılmasına yardımcı olur. | ||||||||||||||||||||||||||||||||
|
AGROTURK Agro-Endüstriyel
Müşavirlik |